DOLAR 8,568
EURO 10,151
PARİTE 1,184
ALTIN 496,174
FAİZ 18,730
BİST 1.359,5
BİST30 1.460,1
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 32°C
Az Bulutlu

Aşı Savaşları

20.04.2020

Sürekli haberlerde, televizyonda ya da gazetelerde aşı çalışmaları hakkındaki gelişmeleri izliyoruz. Bazı uzmanlar, aşı bulunmadan eski hayatımıza geri dönemeyeceğimizi söylüyor. Bir gün 12-18 ay arasında çıkacak deniyor başka bir gün altı ay sonra hazır olacak deniyor. Eski hayatımıza dönmeyi aşının bulunması umuduna bağladık. Ancak, eski hayatımıza dönebilmek için yanıp tutuşurken gözden kaçırdığımız bazı noktalara değinmek istiyorum.

Uzay Yarışları…

Bir taraftan Amerika Birleşik Devletleri, bir taraftan Avrupa, diğer taraftan da Çin aşıyı bulan ilk ülke olmak için yarışmaya başladı. Bu yarış Soğuk Savaş dönemindeki uzay yarışına benziyor. Bu dönemde, “insanlık adına” çok büyük adımlar atıldı. Sovyetler, Sputnik’i uzaya gönderdi, Laika uzaya çıkan ilk köpek oldu, ardından Yuri Gagarin uzaya çıktı ve ABD’li Neil Armstrong aya ayak bastı. Bunların hepsi teknolojinin gelişmesi ve bilim açısından çok önemli gelişmelerdi, ancak hepsi bir rekabet sonucunda gerçekleşti. Ne yazık ki, aslında bu rekabet insanlığı ileri taşıma rekabeti değil, jeopolitik güç ve teknolojik kapasite savaşı idi.

Şu anda da buna benzer bir yarışın içindeyiz. Ülkelerin kendi pilotsuz uçaklarını, hayalet uçaklarını ya da siber silahlarını üretmek istemesi gibi, bir kriz anında ilaç teminatı için başka bir ülkeye bağımlı olmak istememeleri de gayet normal. An itibariyle bahisler çok yüksek. Sadece milyonlarca kişinin hayatından veya milyarlarca dolarlık bir kardan değil, aynı zamanda inanılmaz bir jeopolitik güçten bahsediyoruz.

Virüs ortaya çıktığından ve salgın başladığından beri, aşı savaşları başlamıştı. Aslında aşı üretiminin birçok aşamasında ülkeler ve şirketler arasında bir dayanışma ve bilgi alışverişinden bahsetmek mümkün. Ancak, aşı bulunduğu ve kullanıma hazır olduğunda, ülkeler öncelikli olarak kendi vatandaşlarına karşı kendilerini sorumlu hissedecekler. Aynı zamanda aşının kendi ülkelerinde kullanılabilmesi demek, salgının ekonomik etkilerinden de daha hızlı sıyrılabilmek demek. Bu da ülkelere oldukça büyük bir avantaj sağlayacaktır. Aynı zamanda aşı, bir dış politika silahına da dönüşebilir.

Örneğin Çin’in şu anda bu politikayı uyguladığını görebiliyoruz. Normal şartlarda Avrupa ya da Amerika’dan yardım kabul eden ülkelere, ki bu yardımların uluslararası politikada her zaman geri dönüşleri olduğunu da göz önünde bulundurursak, Çin yardım götürmeye başladı. Bir Amerikan müttefiki olan Filipinlere gönderilen teşhis kitleri ya da Sırbistan’a yapılan yardımlar ve hatta Avrupa’ya gönderilen tıbbi ekipmanlar aslında aşı ya da kesin tedavi bulunduğunda da bu politikanın devam edeceğinin bir işareti. Çin, gelişmekte olan ve başka bir ülkenin yardımı olmadan aşılara ulaşamayacak olan ülkeler ile kendi nüfuz alanını arttırmak için anlaşmalar yapabilir. Ancak tabi ki Çin burada sadece bir örnek. Bu şu anda aşı üretimi için araştırmalara başlamış olan bütün gelişmiş ülkeler için geçerli. Kısacası, aşı tedariki ülkeler arasındaki güç dengelerini ve müttefiklerin tarafını değiştirebilecek politik bir silaha dönüşebilir.

Aşıya Erişim

Ancak aşı savaşının uzay yarışlarından bir farkı var. O da, bu çalışmaların devlet eliyle değil büyük oranda özel sermaye tarafından yürütülüyor olması. Şu an hali hazırda devam eden aşı çalışmalarının %72’si Jansen, Sanofi, Pfizer ya da GlaxoSmithKline gibi dev şirketlerin de dahil olduğu ilaç endüstrisi tarafından yürütülüyor. Sadece geri kalan %28’i üniversiteler, kamu sektörü ya da kar gütmeyen organizasyonlar tarafından gerçekleştiriliyor. Üretimdeki en büyük problemlerden biri de, işe yarayan bir aşı bulunduğunda bunun nasıl üretileceği. Şu anda elimizde olan varsayımlar üzerinden bir üretim platformu oluşturmak ne yazık ki mümkün değil. Çünkü çalışmaları yapılan aşıların her birinde farklı bir yöntem kullanılıyor ve üretiminde farklı platformlara ihtiyaç duyulacak. Aynı zamanda, özel sektör tarafından yapılmayan çalışmalar da diğerlerine göre oldukça küçük ölçekli. Bunların seri üretime geçebilmeleri için, yine büyük bir şirketle ortaklık kurmaları şart. Yani piyasaya bağımlılık söz konusu.

Aşı bulunduğunda, üretim platformları kurulana ve seri üretime geçilene kadar, aşı kıt bir ürün olacak. Bu durumda, kimin erişim önceliği olacağı da yine çelişkili bir tartışma. Seri üretime geçebilmek için sermayeye ihtiyaç var. Yani, aşı bulunduktan sonraki süreç, artık bilimin değil politika ve ekonominin alanına giriyor. Bu alanlarda da işler nasıl yürüyor, hepimiz aşağı yukarı bir fikre sahibiz. Daha önce hiçbir aşının bu ölçekte üretilmesine gerek olmamıştı. Tek bir şirketin bütün bu aşıları üretmesi fiziki açıdan mümkün değil, ve şirketler arasında iş birliği yapılması gerekiyor.

Nitekim, ilaç şirketlerinin büyük ortakları sürekli birlikte çalıştıklarına, bir dayanışma içinde olduklarına ve aralarında bilgi paylaşımının açık olduğuna dikkat çekiyor. Aşı üretildiğinde, dünyada adil bir dağılım gerçekleşmesi gerektiğinin de altını çiziyorlar ve hükümetleri de uyarıyorlar. Ancak, bu süreç tamamlandığında ve üretime geçildiğinde, hükümetlerin nasıl davranacağını bilemiyoruz. Ülkelerin kendi ulusal güvenlikleri söz konusu olduğunda alım tekliflerini kısıtlama yetkileri var. Kısacası, eğer gerekli görülürse, aşının yurtdışına gönderilmesini engelleyebilirler. John Hopkins Üniversitesi Sağlık Güvenliği bölümünde akademisyen olan Amesh Adalja: “Birçok ülkede, hükümetlerin üreticileri yalnızca ülke içinde satış yapmaya zorlayabilecek yasalar var, ve şu anki durumda bunun değişeceğini düşünmüyorum” diyor.

3 sene önce Ebola salgını ortaya çıktığında, dünyanın bu gibi salgınlara ne kadar hazırlıksız olduğunun anlaşılması üzerine, uluslararası işbirliğinin de güçlendirilmesi için Epidemiye Hazırlık İnovasyonları Koalisyonu (Coalition for Epidemic Preparedness Innovations – CEPI) kurulmuştu. CEPI’nin kuruluş amacı herhangi bir salgın ortaya çıkmadan önce, çıkması olasılığına karşı uzun vadeli planlamalar yapmak, aşı araştırmalarını güçlendirmek ve uluslararası işbirliğini arttıracak bir platform kurmaktı. CEPI şu anda, 8 aşı adayı çalışmalarına sponsorluk yapıyor. Ancak, CEPI’nin de küresel tedarik zinciri kurabilecek bir kapasitesi yok.

CEPI’nin yaptığı bir açıklamaya göre, aşı bulunduğu takdirde, bunun adil paylaşımını sağlayacak bir uluslararası platform ya da anlaşma günümüzde mevcut değil. Aynı zamanda, dünyada, aşının seri üretimini ve bunun finansmanını karşılayabilecek, ihtiyacı olan bölgelere ya da salgının durması için kilit önem taşıyan ülkelere öncelik sağlayabilecek herhangi bir uluslararası kurum da yok. Bu nedenle aşı üretimi ve dağıtımı yine ülkelerin tekeline girmiş durumda.

Mart başında yaptığı bir açıklamada ABD Başkanı Donald Trump, Amerikalılara aşının çok yakın bir zamanda bulunacağı sözünü vermişti. Bu açıklamanın üzerine Alman gazetesi Welt am Sonntag Trump’ın Alman biofarma şirketi CureVac’a aşının patenti ve sadece Amerika’da kullanılmak üzere haklarını satın almak için 1 milyar dolar para teklif ettiğini yazdı. Bu haberin doğruluğu kanıtlanmadı. Ancak, bunun şüphesi bile, Avrupa Komisyonu’nun şirkete yaptığı yatırımları 85 milyon Euro arttırmasına yetti. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen yatırımın arttırılması hakkında şu açıklamayı yaptı: “Bu şirket [CureVac] bir Avrupa şirketidir, biz şirketin Avrupa’da kalmasını istiyoruz. Gerekli yatırımın yapılması önemliydi ve gereken yapıldı.”

Ancak aşıya erişim sıkıntısı sadece küresel bir problem de değil. Bazı ülkelerde, vergilerle toplanan devlet bütçelerinden yapılan yatırımlar, aslında vatandaşların parasıyla sağlanmış olsa bile, yine aynı vatandaşların aşıya erişimi konusunda sıkıntılar yaşanacak. Bu konuda başı ABD çekiyor. ABD serbest pazar ilkeleri nedeniyle, devletin fiyat sınırlamalarının oldukça kısıtlı olduğu bir ülke. İlaç şirketleri aşıyı bulduklarında herhangi bir fiyat koymakta özgür olacaklar. Şubat ayında ABD Temsilciler Meclisi üyesi Jan Schakowsky, 40 meclis üyesinin daha desteğini alarak Trump’a vergi veren her vatandaşın aşıya erişiminin sağlanabilmesi için ilaç şirketlerinden fiyat belirleme yetkisinin alınması ve kar amacı gütme isteklerinin kamu sağlığından önce gelmemesi gerektiğini içeren bir dilekçe yazdı. Ancak Cumhuriyetçiler böyle bir kısıtlamanın araştırma ve geliştirmenin önüne geçeceğini öne sürerek bu düzenlemeye karşı çıktılar.

Ya çok geç olursa

Şu anda sanki aşı çıkarsa her şey normale dönecekmiş gibi bir çelişki içerisindeyiz. Ancak, aşının en iyi ihtimalle 12-18 ay arasında hazır olacağını ve aşı hazır olduğunda tüm ülkelere tedarikin sağlanması ve herkesin aşılanmasının ayrıca yine uzun bir zaman alacağını gözden kaçırıyoruz. Ebola ya da SARS salgınlarında olduğu gibi aşı bulunduğunda zaten risk ortadan kalkmış bile olabilir. Çalışmalar sona erdiğinde, zaten dünyanın büyük bir kısmı hastalığı geçirmiş, ve sürü bağışıklığı kazanılmış olabilir. Bu senaryonun gerçekleşmesi halinde, ancak koronavirüs salgını tekrar ortaya çıkarsa ya da grip gibi mevsimlik bir hastalığa dönüşürse gerçekten aşının yararlarını görebileceğiz.

Sağlık sektörünün piyasalara bağlı olmasının başka bir çıkmazı ise, kar olmadığı zaman klinik çalışmaların rafa kaldırılması. SARS ve MERS salgını insanlık için bir risk olmaktan çıktığında, artık bu alanda kar elde edilemeyeceğinden yatırımların durmasıyla, çalışmalar da durdu. Ancak şu anda biliyoruz ki, eğer bu çalışmalar tamamlansaydı, yeni koronavirüs için aşı çalışmalarına çok daha ileri bir noktadan başlayabilirdik ve aşının bulunması için gereken süreyi de kısaltabilirdik. Kısacası, farmakolojik araştırmaların siyasi ve ekonomik alanlardan çıkıp bilim için yapılması, ve bu alanlarda özel değil devlet yatırımlarının arttırılması gerekiyor. Yani, farmakolojik araştırmalar kar amacı gütmeden yapılmaya başlanmalı.

Buna ek olarak, şimdiki gibi bir salgının tekrarlaması durumunda, küresel aşı tedarikinin adil bir şekilde yapılabilmesi için bir platform oluşturulmalı. Çünkü her ne kadar bu konuya devlet egoizmi ile yaklaşsak bile, sınırların yok olmaya başladığı ve ekonominin global olduğu bir dünyada, birbirimize bağlıyız. Her ne kadar geçici olarak sınırları kapatmış olsak da, hayatımız normale döndüğünde sınırların tekrar açılacağını ve küresel ticaretin devam edeceğini biliyoruz. Bir yerde salgının devam etmesi demek, salgının bitmediği ve tekrar yayılabileceği anlamına geliyor. Küresel ekonomiyi kapatmayacağımıza göre, sağlık gibi alanlarda da küresel önlemler geliştirmemiz gerekiyor.

 

*
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.