DOLAR 8,567
EURO 10,138
PARİTE 1,183
ALTIN 496,096
FAİZ 18,730
BİST 1.359,5
BİST30 1.460,1
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 32°C
Az Bulutlu

Çapraz Ateş Altında Dünya Sağlık Örgütü

04.05.2020

Bütün ülkelerin Dünya Sağlık Örgütü’nün otoritesini kabul ettiği, önerilerini dinlediği ve uyguladığı, bilgi akışını, kaynakları ve tıbbi malzemelerinin paylaşımını koordine etmesine izin verdiği bir dünya düşünelim. Ancak ne yazık ki durum buna pek de yakın değil. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) 194 üyesine kendi rehberliğini kabul ettirmekte oldukça zorlanıyor. Yapılması gerekenler açık ve net söylenmesine rağmen, bazı ülkeler uyarıları göz ardı ediyorlar. Dünya Sağlık Örgütü 11 Mart’ta Covid-19 salgınının bir pandemi olduğunu ilan ettiğinde, ülkelerin endişe verici düzeydeki tepkisizliğine de dikkat çekmişti.

20 Ocak’ta Wuhan’dan aile ziyaretinden gelen Washington eyaletinde yaşayan 35 yaşındaki bir adam, ABD’deki ilk doğrulanmış koronavirüs vakası olarak kayıtlara geçti. Aynı gün, Amerika’dan kilometrelerce uzakta Güney Kore’de de ülkedeki ilk koronavirüs hastasının varlığı doğruladı. Ancak bugün gelinen noktada, bu iki ülkenin durumu şüphe götürmez şekilde farklı. Dünya Sağlık Örgütü pandemi ile savaşta her süreci hatasız yürütmemiş olabilir. Fakat bu iki ülke arasındaki farkın Dünya Sağlık Örgütü’nün suçu olmadığı da oldukça açık.

ABD ve DSÖ

ABD Başkanı Donald Trump 14 Nisan’da DSÖ’ye yapılan fonlamanın durdurulabileceğini açıkladı. Dünyanın farklı yerlerinden bu karara oldukça fazla tepki geldi. Bu hareketi uluslararası vandalism olarak tanımlayanlar oldu. Dünyadaki en saygın tıp dergilerinden biri olan The Lancet’in editörü Richard Horton Trump’ın bu hareketinin bir insanlık suçu olduğunu söyledi. Geçen hafta,  ABD diğer G7 ülkelerine DSÖ’nün gerçekleştirmesini istediği reformların bir listesini gönderdi, eğer bu reformlar yapılırsa fonların tekrar açılacağını söyledi. Ancak diğer ülke liderlerinin duruma bakışı ise şöyleydi: Evet, DSÖ’nün bu süreçte hataları olmuş olabilir. Ancak, dünyanın DSÖ’ye en çok ihtiyacı olan bir süreçte gerçekten bunu yapmak doğru mu?

Trump Amerika’da koronavirüs salgını yayıldıkça Çin’i ve DSÖ’yü suçlamaya başladı. DSÖ 14 Ocak’ta hastalığın insandan insana bulaştığı konusunda kesin bir kanıt olmadığını duyurmuştu. Trump ise bu bilginin ABD’nin salgın için hazırlanmasında zaman kaybettirdiğini ve DSÖ’nün Çin taraflı bir tutum sergilediğini söylüyordu. Ancak, 10-11 Ocak’ta verilen teknik brifingde ve 14 Ocak’ta yapılan basın duyurusunda DSÖ, Covid-19’un normal gripten çok daha bulaşıcı olduğunu ve insandan insana bulaşma olasılığının hala yüksek olduğunu da duyurmuştu. Daha sonrasında 23 Ocak’ta koronavirüsün insandan insana geçtiğini resmi olarak açıkladı. Bu süreçte ilk açıklama ile ikinci açıklama arasındaki 9 gün kritik olabilirdi fakat 23 Ocak’taki duyurunun yapılmasının ardından ABD Şubat ayı boyunca hiçbir hazırlık yapmadı ve Trump konuşmalarında halen hastalığın kontrol altına olduğunu ve bir gün mucizevi bir şekilde ortadan kaybolacağını söylüyordu.

ABD Başkanı Trump aynı zamanda DSÖ’yü Uluslararası Halk Sağlığı Acil Durumu’nu geç ilan etmekle de suçladı. 22 Ocak’ta DSÖ Acil Durum Komitesi organizasyonun acil durum ilan etmesinin gerekliliğini tartışmak üzere toplandı. Toplantıda Çin acil durum ilan edilmesine karşı çıktı. Ancak, komitede ABD, Rusya, Fransa, Hollanda, Güney Kore ve İsveç de dahil olmak üzere dünyanın birçok farklı yerinden 15 komite üyesi ve 6 danışman da bulunuyordu. Ülkelerin oyları gizli verilmiş olsa da oyların bölünebilmiş olması için Çin dışında bazı batı ülkelerinin ya da batı müttefiki olan ülkelerinden acil durum ilan edilmesine karşı oy kullandığının göz önünde bulundurulması gerekiyor. Aynı zamanda ABD’nin de komitede üyesi bulunuyordu ve ABD bu süreçten haberdardı. Uluslararası Halk Sağlığı Acil Durumu ise bu toplantıdan sonra bir hafta gecikme ile 30 Ocak’ta ilan edildi.

Georgetown Üniversitesi’nde Kamu Sağlığı Hukuku profesörü olan Lawrence Gostin: “Tedros Adhanom Ghebreyesus’un (DSÖ’nün genel direktörü) tek hukuki zorunluluğu komiteyi toplamak fakat komitenin kararlarına uymak zorunda değil. Ancak, Tedros politik olarak bir karar vermeden önce en azından komitenin çoğunluğunun onu desteklemesinin daha doğru olduğunu düşünüyor” sözleriyle durumu açıklıyor. Daha önceki salgınlarda DSÖ’nün çok erken davranarak gereksiz endişeye yol açmakla ya da çok geç kalarak birçok ölüme sebep olmakla eleştirildiğini de göz önünde bulundurursak, aslında kararların daha yapıcı olabilmesi için Tedros’un ülke temsilcilerinin de bulunduğu komitenin desteğini almak istemesi organizasyonun güvenilirliği açısından anlaşılabilir bir tutum. Acil durum komitesi kararında bir hafta gecikirken, Trump ise salgının ciddiyetini anlamamakta ısrar ediyordu ve ABD’de testlerin hastanelerde ve laboratuvarlarda yapılmaya başlanması altı hafta aldı. Duke Üniversitesi’nden Gavin Yamey, süreçteki bütün hatalarına rağmen ABD eğer zamanında DSÖ’nün uyarılarını dikkate alsaydı ve önlemleri uygulamaya başlasaydı bugünkü durumun çok farklı olabileceğini söylüyor.

DSÖ ve önceki salgınlar

Belki de DSÖ’nün en büyük başarılarından biri oldukça organize bir şekilde yürütülen SARS krizi idi. 1998’de Norveç eski başbakanı Dr. Gro Harlem Brundtland DSÖ’nün genel direktörü olarak seçilmişti ve 2002’de küreselleşen dünyanın ilk salgını ortaya çıktı: bir anda ortaya çıkmıştı, ilacı ya da aşısı yoktu ve uluslararası ticaretin hızında yayılıyordu. Brundtland uluslararası organizasyonların büyük güçlerin gölgesi altında kalmak yerine gerektiğinde dünyaya liderlik etmesi gerektiğine inanıyordu. DSÖ’nün yerel temaslarını ve diplomatik kanallarını etkin bir şekilde kullanmasını sağladı. Kendi yerel temasları sayesinde 10 Şubat 2003’te Çin’de yeni bir hastalığın ortaya çıktığını, o ana kadar en az 100 kişinin bu hastalık nedeniyle öldüğü ancak Çin’in bu bilginin kamuya duyurulmasını yasakladığı bilgisine ulaştı ve Çin’e diplomasi yoluyla acil durum ilan etmesi konusunda baskı yaptı.

Brundtland, aslında DSÖ’nün hukuki yetki alanlarının dışında da büyük bir liderlik örneği göstererek, salgının ilaç ya da aşı ile değil, diğer yöntemlerle önüne geçmeyi başarmıştı. Brundtland’ın buradaki başarısı aslında ülkeler arasında işbirliğini, diplomasiyi ve bilgi akışını sağlamış olmaktı. Bu başarının ardından 2005’te DSÖ, ülkelerin, hukuki olarak bağlayıcı olan Uluslararası Sağlık Tüzüğü’nü kabul etmelerini sağladı. Tüzük, ülkelerin kamu sağlığı tehditlerine DSÖ’nün hazırlayacağı standartlara uygun olarak hazırlanmasını ve ülkelerindeki herhangi yeni çıkan bir salgın ile ilgili gelişmeleri DSÖ’ye duyurmasını zorunlu tutuyor. Ancak, DSÖ’ye bu zorunluluklara uymayan ülkelere yaptırım uygulanmasını sağlayacak herhangi bir yetki vermiyor. Maryland Üniversitesi’nde Kamu Politikaları profesörü olan Catherine Worsnop ülkelerin SARS salgınındaki başarıdan oldukça memnun olduklarını ancak ya bir dahaki sefere Çin’in yerinde biz olursak sorusunun onları DSÖ’ye daha fazla yetki vermekten geri koyduğunu söylüyor.

Daha sonra Margaret Chan’in liderliğindeki DSÖ 2009’da Meksika’da ortaya çıkan domuz gribi ve 2014’te Batı Afrika’da görülen Ebola salgınında ise birçok eleştiriye maruz kaldı. H1N1 olarak da bilinen domuz gribinde DSÖ aceleci davranarak pandemi ilan ettikten sonra birçok ülke DSÖ’yü yanlış bir durumda pandemi ilan etmek ve panik yaratmak ile suçladı. 2014’te ise Sınır Tanımayan Doktorlar Gine’de başlayan bir Ebola salgınını DSÖ’ye duyurmasına rağmen, DSÖ domuz gribindeki eleştiriler nedeniyle temkinli davranmaya çalışıyordu. Bunun sonucunda DSÖ çok geç tepki gösterdi ve durumun kontrolünü kaybetti. Acil durum ilan edildiğinde salgın büyük şehirlere çoktan ulaşmıştı. Durumu kontrol altına alabilmek için Birleşmiş Milletler, DSÖ’nün sorumluluğunu yerine getirmek amacıyla geçici bir komite kurdu. Bu durum, organizasyon için çok ciddi bir itibar kaybıydı.

Tedros Adhanom ise şu anda Brundtland’ın zamanında göstermiş olduğu liderliği yapamadı. Ancak salgın sürecini Chan kadar başarısız yönettiğini söylemek de haksızlık olur. Tedros düşmandan çok müttefiki olursa süreci daha iyi yönetebileceğini düşünerek aslında herkesle arasını iyi tutmaya çalıştı ancak büyük güçlerin savaşı arasında kaldı. Oysaki Tedros Adhanom, pandeminin ilan edildiği gün hükümetlere pandemiyi politize etmemeleri gerektiğini ve bu tehlikeli düşmana karşı birlikte savaşmamız gerektiğini söylüyordu. Ancak buradaki esas sorun, genel olarak Birleşmiş Milletler sistemindeki birkaç organizasyon hariç çoğunun yaptırım gücünün olmamasından kaynaklanıyor. Ülkeler DSÖ’nün yönergelerini ciddiye almadılar ve kendi ulusal stratejilerini yürüttüler. Aynı zamanda kendi kurdukları küresel ekonomik ve diplomatik ilişkilerden de uzaklaştılar. DSÖ şu anda kendi kontrolü dışında gelişen bir uluslararası işbirliği kriziyle savaşıyor ve ülkeler en çok ihtiyaçları olan zamanda DSÖ’yü dikkate almıyorlar.

DSÖ’nün SARS dışında çok büyük bir başarısı daha var, çiçek hastalığı. 1950lerin başlarında yılda 50 milyon kişiyi etkileyen çiçek hastalığı 1960 ve 70lerde yani Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği ve ABD’nin bir araya gelerek DSÖ’ye kaynak aktarımı yapması ile 1977 yılında dünyadan tamamen temizlenebildi. DSÖ bu dönemde araştırmalar yürütmüş olsa da aslında buradaki başarısı ülkeleri iyi organize edebilmiş ve ülkeler arasındaki diplomasiyi iyi yürütebilmiş olması. Çiçek hastalığı Covid-19 salgınından oldukça farklı ancak yine de siyasi anlaşmazlıklar bir tarafa bırakıldığında uluslararası organizasyonların ne kadar iyi işler yapabildiğinin bir örneği.

Covid-19 krizi sona erdiğinde yürütülen politikaların değerlendirilmesi, DSÖ’nün nerede hatalar yaptığının ya da nerelerde başarılı olduğunun irdelenmesi tabi ki gelecek salgınlara hazırlanmamız açısında oldukça önemli. Ancak şu anda bunun ne yeri ne de zamanı.

*
YAZARIN EKLEMİŞ OLDUĞU YAZILAR
YORUMLAR

  1. Hanife dedi ki:

    Ayrintili olarak ele alınmış bir DSÖ yazısı. Ellerine sağlık Irem Göl

  2. Kubra Demir dedi ki:

    Bu ve bu gibi olaylar aslinda Birlesmis Milletler’in gercek gucunu gormemizi sagliyor. Cogu zaman yaptirim gucunun olmamasi ve kararlarinin baglayici olmamasi sebebiyle genelde sadece teoride olmasi gerekeni belirten ve tavsiye veren bir kurum oldugu ortaya cikmaktadir. O yuzden BM ve ona bagli kurumlari elestirmeden once onlardan ne bekledigimizi ve bekleyebilecegimizi iyi anlamak lazim. Baska guncel bir ornege bakacak olursak, Yunanistan’in Turkiye’den gelen Suriyeli gocmenlerden siginma basvurusu almamasi ve bu basvuru surecini gecici olarak kapatmasina bakabiliriz. Uluslararasi kanunlari cigneyen ve ne BM ne AB kurallari ile bagdasmayan bu karara BM ne gibi bir tepki verebildi basin aciklamasi disinda? Bu baglamda bence BM her gecen gun gucunu yitirmekte ve uluslararasi bir danismanlik firmasindan farksiz bir hale gelmistir.