DOLAR 7,670
EURO 8,927
PARİTE 1,164
ALTIN 459,382
FAİZ 12,950
BİST 1.124,1
BİST30 1.262,5
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 28°C
Parçalı Bulutlu

Gözden Kaçırdıklarımız…

15.05.2020

Son zamanlarda internete düşen yazılarda ya da televizyonlarda, salgın Afrika’yı vurduğunda ne kadar yıkıcı olabileceği konuşuluyor. Dünya Sağlık Örgütü’nün yayınladığı bir rapora göre, bu yılın sonuna kadar eğer alınan önlemler işe yaramazsa, Afrika’da 29 ila 44 milyon kişi koronavirüsten etkilenecek. Bu senaryo gerçekleşirse zaten zayıf olan sağlık sistemlerinin bu kadar hasta ile başa çıkabilmesi mümkün görünmüyor. Ancak diğer taraftan, daha ilk vakaların ortaya çıkması ile birçok Afrika ülkesi oldukça sıkı önlemler alarak virüsün bulaşma katsayısını düşürmeyi başardı.

Afrika’nın genel olarak daha fazla etkileneceğini düşünmek için tabi ki çok haklı sebepler var. 54 Afrika ülkesinden 33’ü dünyanın en az gelişmiş ülkeleri arasında bulunuyor. Aynı zamanda RAND Corporation’ın raporuna göre salgına karşı en kırılgan olan 25 ülkenin 22’si de yine bu kıtada. Sıtma, AIDS ya da tüberküloz gibi hastalıkların en yaygın görüldüğü yer olması da burada yaşayan insanları Covid-19’a karşı daha riskli hale getiriyor. Buna ek olarak, sağlık harcamalarının sınırlı olması da büyük bir etken. OECD’nin verilerine göre Afrika’da kişi başına düşen sağlık harcaması yılda 12$, İngiltere’de ise bu sayı 4000$.

Uganda’da 1,4 milyon kişi hayatını HIV ile sürdürüyor ve 43 milyon nüfusa ait ülkede sadece 55 yoğun bakım yatağı bulunuyor. Ya da Orta Afrika Cumhuriyeti’nde yaşayan beş milyon kişi için ülkede kullanılabilir durumda olan ventilatör sayısı sadece üç. 10 Afrika ülkesinde hiç ventilatör bulunmuyor. Kıtanın tamamında 20.000 ventilatör mevcut ancak ekonomik durumları daha iyi olan Kuzey Afrika ülkeleri ve Güney Afrika Cumhuriyeti çıkarıldığında geri kalan ülkelerde toplam 3.500 ventilatör var. Afrikalıların %36’sının evlerinde temiz musluk suyuna erişimi yok. Aynı zamanda, gelişmişliğin daha düşük olduğu bölgelerde sosyal mesafelendirme pek de mümkün değil.

Ancak, Afrika’dan bahsederken yaptığımız iki hata var. Birincisi, kıtadaki birçok ülkenin yıllardır HIV/AIDS, sıtma, tüberküloz gibi hastalıklarla savaşıyor olmasından dolayı çok ciddi bir yöntem bilgisine (know-how) sahip olduğu göz ardı ediliyor. İkincisi de, kıtadaki bütün ülkelerin kapasiteleri ve gelişmişlik düzeyleri aynıymış gibi genel değerlendirmeler yapılıyor.

Farklı bildiklerimiz

Tabi ki, bazı ülkeler diğerlerinden daha fazla etkilenecek. Ancak burada durumu etkileyen faktörler genel geçer kabul ettiğimiz şeylerden daha farklı olabilir. Örneğin, birçok araştırmada yoksulluk faktörünün virüsün dağılımında büyük bir etken olarak ele alındığını görüyoruz. Kişi başına düşen gelirin daha düşük olduğu ülkelerde, temiz suya ya da sağlık hizmetlerine erişim ve sosyal mesafelendirme olanağı da zorlaşıyor. Ancak, birçok araştırmacı Tunus, Fas, Cezayir, Güney Afrika Cumhuriyeti ve Kenya gibi, aslında gelir ve gelişmişlik düzeyi daha yüksek olan ülkelerde vaka artışının çok daha hızlı olacağı kanaatinde.

Diğer taraftan, hastalık yayıldığı durumda sağlık sistemleri daha çok zorlanacak olsa bile, Angola, Mozambik ve Botsvana gibi gelişmişlik düzeyi daha düşük ülkelerde hastalığı izole etmenin ve yayılmasını önlemenin daha kolay olacağı düşünülüyor. Bunun nedeni ise, yerleşim birimleri arasındaki ulaşımın çok daha zor olması ve kentleşmenin az olması nedeniyle bölgelerde nüfus yoğunluğunun düşük olması.

Birleşmiş Milletler Afrika Ekonomik Komisyonu’ndan Stephen Karingi: “Afrikalı hükümetlerin oldukça iyi şeyler yaptığını fark etmemiz gerekiyor. Tahminler, şu anda Afrika’nın neredeyse bir savaş durumunda olacağını öngörüyordu, ancak hükümetlerin ve toplulukların aldığı önlemler sayesinde virüsün bulaşma oranları diğer yerlerde olduğundan daha düşük seyrediyor” diyor. Afrika’da toplu ölümlerin gerçekleşeceği tahminleri aslında Afrikalı hükümetlerin bu virüs salgınına karşı pasif bir aktörmüş gibi görülmesine eden oluyor. Ancak, Afrika aslında çok uzun süredir çeşitli salgınlarla mücadele ettiği için bu konuda çok gelişmiş bir yöntem bilgisine sahip. Aynı zamanda, Afrikalı hükümetler, kendi sağlık sistemlerinin zayıf olduğunun da farkındalar, bu nedenle Covid-19 ile savaşmada en etkin stratejinin hastalığın yayılmasını engellemek olduğunu biliyorlar.

Afrikalı düşünürler ve uzmanlar, salgın sürecinde Avrupa ülkeleri arasındaki farklılıkların, stratejilerin ve sistemlerin salgınla mücadelede yarattığı nüansların, Afrika ülkeleri için de geçerli olduğunu ve Afrika’da bulunan 54 ülkeyi genel olarak değerlendirmenin yanlış olduğunun altını çiziyorlar. Hatta, bütün Afrika ülkelerinin salgından kötü etkileneceğini düşünmenin, kıtada bulunan siyasi, ekonomik ve kültürel farkları bir kenara atarak bütün kıtanın gelişmemiş ve salgın karşısında çaresiz olduğunu savunmanın, eski koloniyel zihniyetin bir deamı olduğunu düşünüyorlar.

Kıtada bazı ülkelerde test kapasitesinin düşük olduğu doğru ancak, daha önce de söylediğimiz gibi Afrika hükümetleri yayılmayı engellemenin salgına karşı en iyi strateji olduğunun farkındalar. Örneğin Uganda, Ebola için kullanılan tesis ve ekipmanları Covid-19 ile mücadele için kullanmaya başladı ve ülkede daha ilk koronavirüs vakası çıkmadan önce seyahat yasağını başlattı. Ruanda’da ise salgının ortaya çıktığı Ocak ayında salgına ne kadar hazırlıklı olduklarını değerlendirmek için bir komite kuruldu ve yine Ocak ayı içerisinde 500 kadar sağlık personeli Covid-19 ile mücadele için eğitime alındı. Senegal, Ebola ve HIV’deki deneyimlerini 1$’lık Covid-19 testleri üretmek için kullanmaya başladı. Bir ada ülkesi olan Mauritius ise filyasyon yöntemi ile 73 binden fazla vatandaşına test yaptı ve bu hafta içerisinde son hastasını da taburcu etti. Ülkede an itibariyle yeni vaka görülmüyor. Hatta medyada görmeye alışık olmadığımız bir haber de Mart ayı sonlarında Somali’den geldi. Somali İtalya’ya gönüllü olarak çalışmayı kabul eden 20 doktorunu göndermişti.

Güney Afrika Cumhuriyeti özel sektör desteği ile Haziran ayının sonuna kadar 10.000 ventilatör üretmeyi amaçlayan ve sadece yerel kaynakların kullanılacağı Ulusal Ventilatör Projesi’ni başlattı. Kenya’da ise kıyafet fabrikaları üretimlerini kaydırarak günde 30.000 maskeye kadar üretim yapmaya başladı. Togo, özellikle hassas toplulukları korumaya yönelik nakit para transfer programlarına başladı ve bu programlardan şu ana kadar 300.000 kişinin yararlanmasını sağladı.

Aynı zamanda, Afrika ülkeleri bu dönemde Avrupa Birliği’nin bile gösteremediği bir dayanışma örneği de gösterdi. Hep çatışmalarıyla ve savaşlarıyla bildiğimiz bu kıtada, salgının baş göstermesiyle birlikte 54 ülke Afrika Birliği’nin altında bir toptan satın alma mekanizması kurarak, tıbbi malzemelerin kıtaya daha uygun fiyatlarla getirilip daha sonra aralarında paylaşılması üzerine bir karar aldı. Nisan ayı ortalarında 400 kadar ventilatörün alımı bu mekanizma sayesinde gerçekleşti. Bir taraftan uluslararası yardım mekanizmalarını aktive etmeye çalışırken bir taraftan da kıta içerisindeki üretim de arttırıldı. Yine Afrika Birliği’nin çatısı altında Afrika Hastalık Kontrol ve Önleme merkezlerinde, salgın konusunda oldukça deneyimli olan epidemiyoloji uzmanları ve araştırmacılar bir araya gelerek ülkelere kanıta dayalı politika önerileri sunmaya başladı.

Bütün bunlara ek olarak, 2014-2015 yıllarında Ebola salgınını yaşamış olan toplumlarda salgınla baş etme konusunda bir refleks geliştiğini söylemek de mümkün. Hükümetler ekonomik olarak güçlü olmamasına rağmen, alınan yerel önlemler de Afrika’da koronavirüs ile mücadelenin büyük bir kısmını oluşturuyor. Örneğin, Kenya’nın başkenti ve en büyük şehri olan Nairobi’nin dışında bulunan Kibera mahallesi dünyanın en yoksul gecekondu bölgelerinden biri. Burada 2.5 kilometrelik bir alanda 250.000 kişi yaşıyor. Hijyen şartları standartların çok altında ve iki metrelik sosyal mesafelendirme kurallarını uygulamak mümkün değil. Ancak, Kibera ve Kibera gibi mahallelerde yaşayan toplumlar, daha önceki deneyimlerine de dayanarak salgını önlemenin kendileri için en iyi strateji olduğunun farkındalar. Kibera’nın sakinleri kendi içlerinde bir komite kurarak, mahalleye giriş noktalarına el yıkama istasyonları kurdular, kapı kapı dolaşarak mahalleliyi bilgilendirmeye başladılar ve el yapımı sabun ve dezenfektan dağıttılar.

Afrika’nın salgına karşı daha zayıf görülmesinde tabi ki haklı nedenler var. Ancak, Batı dünyasından bakıldığında Afrika’yı pasif bir aktör olarak görme eğilimi olduğu da bir gerçek. Koronavirüs salgını özelinde baktığımızda da, ülkelerin hassasiyetleri, ekonomik durumları, uyguladığı önlemler, kültürel farklar da göz önüne alınarak genelleştirmeye gidilmemesi ve ülkelerin ayrı ayrı değerlendirilmeleri gerekiyor.

Değişmesi gerekenler

Nisan ayı başlarında Paris’teki Cochin hastanesinin yoğun bakım bölüm başkanı Jean Paul Mira’nın tüberküloz aşısının koronavirüse karşı etkili olup olmadığının Afrika’da denenmesini önermesi ve Ulusal Fransız Sağlık ve Tıbbi Araştırmalar Enstitüsü’nden Camille Locht’un bu öneriyi haklı bulması üzerine bu iki doktor uluslararası tepkiyle karşılaşmıştı. Mira, HIV ilaçlarının denemelerinin hayat kadınları üzerinde yapılması örneğini vererek, Afrika’da da bu aşını testlerinin yapılabileceğini söylemişti.

Bu açıklamalar dünya gündemine bir bomba gibi düşmüş ve aynı zamanda birçok tanınmış kişiden de tepki toplamıştı. Örneğin Fildişi Sahilli Didier Drogba, “Afrika bir test laboratuvarı değildir. Bu ırkçı söylemleri şiddetle kınıyorum” demiş ve Afrikalıların kobay olarak görülmesinin kabul edilemez olduğunu belirtmişti. Senegal asıllı Demba Ba ise “Beyazlar kendilerini üstün gördüğü için, ırkçılığın gayet olağan görüldüğü Batı’ya hoşgeldiniz” yorumunu yaptı. Kamerunlu Samuel Eto’o da aynı şekilde doktorları kınadı.

Bu olayların üzerine kendisi de Afrikalı olan Dünya Sağlık Örgütü Genel Direktörü Tedros Adhanam doktorların yorumunun koloniyel zihniyetten süregelen bir akşamdan kalmalık olduğunu ve Afrika’nın herhangi bir aşı için bir test laboratuvarı olmayacağını açıkladı. Ancak sorun şu ki Afrika’da koronavirüs ilaçlarının ve aşılarının denemelerinin yapılması için yatırımlar başladı bile. Avrupa ve Gelişmekte Olan Ülkeler Klinik Araştırmalar Ortaklığı kıtada koronavirüs ile mücadele için yapılacak olan klinik denemeler için 4,75 milyon euroluk bir başlangıç hibesini başvurulara açtığını duyurdu.

Afrika’nın çoğu bölgesinde birçok HIV hastasının tedavilere ulaşımı buna benzer klinik testlerle kısıtlı. Ancak, tedaviler sadece birkaç ay süren araştırma süresince karşılanırken daha sonrasında hastalardan tedaviye devam etmek istiyorlarsa ilaçlarını kendileri ödemeleri isteniyor. Bunun nedeni ise Batı’daki patent tekeli. İlaçların üretilmesinde Afrikalı insanların emeği göz ardı ediliyor ve çalışmalara katılmış olan hastalar patentler nedeniyle tedaviyi tamamlayamıyorlar. Ancak 2000 yıllında Hintli Cipla Pharmaceuticals bu patentlere rağmen gelişmekte olan ülkelere daha uygun fiyatlardan dağıtılmak üzere HIV ilacı üretimine başladı.

Şu anda ise, koronavirüs ilaçları dünyanın birçok farklı yerinde klinik denemelere girecek, buna Afrika’da dahil. Koronavirüs ilaçlarının ya da aşılarının patent engeline takılmaması ve ulaşılabilir olması sadece Afrika değil, bütün dünya için çok büyük bir önem arz ediyor. Ancak Afrika özelinde bakacak olursa, klinik çalışmaların bu kez daha etik platformlarda, daha adil ve haktanır süreçler içinde yürütülmesi gerekiyor.

 

*
YAZARIN EKLEMİŞ OLDUĞU YAZILAR
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.