DOLAR 8,567
EURO 10,137
PARİTE 1,183
ALTIN 496,121
FAİZ 18,730
BİST 1.359,5
BİST30 1.460,1
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 32°C
Az Bulutlu

Koronavirüs sonrası Avrupa Birliği

06.04.2020

Dünyanın doğusunda ülkeler salgın ile var gücüyle savaşırken ve diğer ülkeleri uyarırken batı dünyası dünyanın diğer tarafına virüsün asla gelmeyeceğini düşünerek bekledi. Koronavirüs Wuhan’da ilk ortaya çıktığında salgının buralara kadar gelebileceğini düşünmeden yaşadı. Ebola ya da Zika salgınlarında olduğu Covid-19’u da buraya gelmeyecek, batıya yaklaşmayacak ve sanki sadece televizyondan izlenecekti. Ancak, virüs batıya ulaştığında olanlar oldu ve Avrupa Birliği’nden çatırdama sesleri gelmeye başladı.

Salgınların, aynen göç krizinde ya da küresel ısınma da olduğu gibi sınır tanımadığını, uluslar üstü olduğunu aslında biliyoruz. Ancak, Avrupa, salgını sanki Afrika’daki açlığı ya da dünyanın uzak yerlerindeki savaşları izler gibi izledi. Uyarılara kulak asmadı. Salgın Avrupa’da patlak verdiğinde, doğudan gelen bütün uyarılara rağmen hazırlıksız yakalanmıştı. Salgın sınır tanımadı ve göçmen krizinde ya da Euro krizinde olduğu gibi Avrupa Birliği’nin zayıf taraflarını ortaya çıkardı.

Avrupa Birliği 1950’lerde kurulduğundan beri uluslar üstü bir proje olarak görülüyordu. Üye devletler, kaderlerini karşılıklı dayanışma içinde birleştirmeyi taahhüt ettiler. Hatta ortak bir kimlik oluşturabilmek için belli alanlarda ulusal egemenliklerini Avrupa Birliği kuruluşlarına vermeyi kabul ettiler. Avrupa bütünleşmesi, insan doğasında var olan bencilliğin, ortak yararlar uğruna aşılabilir olduğu hipotezi üzerine inşa edilmişti. Ekonomik gücün önemli olduğu yeni dünya düzeninde, Avrupa Birliği ülkeleri büyük bir güç haline gelmişti ve benzeri görülmemiş bir şekilde büyüdüler.

Ancak, Avrupa’nın ekonomik bir dev haline gelirken siyasi olarak yetersiz bir kurum olarak kalması, Covid-19 salgını gibi ekonomik nedenler ile ortaya çıkmayan ancak ekonomiyi de derinden sarsan bir krizde Avrupa Birliği’nin zayıf taraflarının ortaya çıkmasına ve birliğin geleceğinin sorgulanmasına neden olmaya başladı. Bir adım geriden baktığımızda, “hepimiz birimiz için” ruhunun en çok ihtiyaç duyulduğu şu günlerde, Avrupa Birliği üye ülkeleri birbirlerine sınırlarını kapatırken ve hep tek taraflı önlemler alırken, en çok ihtiyacı olan ülkeleri yalnız bıraktılar. Ekonomik olarak daha güçsüz olan ve aynı zamanda salgının da daha güçlü vurduğu güney ülkelerinde şu soru sorulmaya başlandı: Eğer bu günlerde birbirimize yardımcı olmuyorsak Avrupa Birliği üyeliğinin ne anlamı var?

Avrupa Birliği, Brexit ile sekteye uğramış, 2008 mali kriziyle tökezlemiş, 2015 göçmen krizi ve son olarak doğu Avrupa ülkeleri daha otoriter hükümetler altında Avrupa ideallerinden uzaklaşmasıyla politik bir ayrım noktasına gelmişti. Koronavirüs krizi Avrupa’yı vurduğunda üye ülkeler kendileri için ulusal çıkarların yüksek Avrupa ideallerinden daha önemli olduğunu gösterdiler. İtalya yardım çığlıkları atarken, ülkeler birbirlerine sınırlarını kapattılar. Hatta Almanya ve Fransa maske ve vantilatör gibi tıbbi ekipmanların ihracatını yasakladı.

Krizin ilerleyen günlerinde Almanya, Avusturya ve Lüksemburg hastanelerini ihtiyacı olan diğer ülkelere açmaya başladı. Hatta Avrupa Birliği yetkilileri bu cömertlik savaşını kaybetmediklerini göstermek için Almanya ve Fransa’nın daha sonra İtalya’ya Çin’den daha fazla maske gönderdiğini de söyleyebilirler. Ancak, ilk günlerdeki çekingenlik sonrasında Avrupa Birliği ülkeleri İtalya’yı yalnız bırakırken ilk yardıma koşanlar Çin ve Rusya olmuştu. İtalyanların bunu unutabileceğini zannetmiyorum.

Salgının ilk günlerinde yalnız kaldığını hisseden İtalya’da Avrupa Birliği’ne olan güven oldukça sarsılmış durumda. Guardian’da yayınlanan bir habere göre, 12-13 Mart’ta İtalya’da gerçekleştirilen bir ankette, katılımcıların %88’i Avrupa Birliği’nin kendilerini destekleme konusunda tamamen başarısız olduğunu düşünüyor. %67’si ise artık Avrupa Birliği üyeliğini dezavantaj olarak görüyor. Bu sonuçlar, İtalya’nın Avrupa Birliği’nin kurucu ülkelerinden biri olduğu da hesaba katılırsa durumun ciddiyetini daha açık bir şekilde gözler önüne seriyor.

Koronavirüs salgını aynı zamanda bize Avrupa Birliği’nin bazı alanlardaki entegrasyonunun henüz tamamlanmadığını da göstermiş oldu. Covid-19 salgınıyla mücadelede en önemli olan sağlık, sınır kontrolü ve mali politika gibi alanlarda Avrupa Birliği kurumları yeteriz kaldı. Aslında bu, beklenmeyen bir durum değildi. Thomas Hobbes’un anlayışıyla devlet her şeyden önce kendi vatandaşlarına karşı sorumludur. Şu anda Avrupa Birliği devletleri bu sorumluluğu vatandaşlarına karşı yerine getirmeye çalışırken, zor koşullar altındayken devletlerin ulusal egoizmle yalnız başına ve kendileri için kararlar aldığını gördük. Bu krizin sonrasında, şu ana kadar Avrupa Birliği vatandaşı olmaktan gurur duyan insanlar, Avrupa Birliği’nin kendilerini böyle bir durumda yalnız bıraktığını ve çözümün ya da kurtuluşun ancak ve ancak kendi devletlerinden geldiğini gördüklerinde İtalya örneğinde olduğu gibi Avrupa Birliği’ne olan güvenlerini kaybedecekler ve sadece kendi devletlerine güvenmeye başlayacaklardır.

Hatta Avrupalı olmayı kendine bir kimlik edinenler arasında da bölünmeler yaşanmaya başlayabilir. Uluslararası Stratejik Çalışmalar Enstitüsü’nden François Heisbourg günümüzde yaşanan kimlik çatışmasını şöyle açıklıyor: “Siz bir İtalyansınız ve Almanlar tarafından veba taşıyıcısı olarak görülüyorsunuz. İşte Avrupa’daki gerçek tehlike burada yatıyor.”

İşin daha da karmaşık olan tarafı ise Koronavirüs salgınının Avrupa Birliği’ni bu kadar ayrı taraflara itmesinin nedeninin aslında virüsün neden olduğu krizden ziyade, zaten var olan sorunları en aşırı şekilde ortaya çıkarmış olması. Bir taraftan kuzey ve güney ülkeleri arasında ekonomik durum ile nasıl başa çıkılacağı üzerine bir ayrılık yaşanırken, Macaristan’da Victor Orban’ın salgın kapsamında bütün yetkiyi kendinde toplaması üzerine doğu ve batı ülkeleri arasındaki ayrılık da giderek derinleşiyor.

Aslında bu salgın Avrupa Birliği kurumları açısından 2015’teki göçmen krizine benziyor, ancak etkileri çok daha derin hissediliyor. Göçmen krizi sırasında da Avrupa Birliği devletleri göçmen krizine ortak bir politika üretememiş, Macaristan ve Avusturya gibi bazı ülkeler sınırlarını kapatmış ve var olan iltica yasasını değiştirmemek için inat etmişlerdi. Bu yasa; İtalya, Yunanistan ve İspanya gibi ülkelerin üzerine bütün yükü atarken, kuzey ülkelerini göçmen dalgalarından koruyordu. Avrupa Birliği, sistemindeki bu gibi açıkları düzeltmedi ya da düzeltemedi ve hazırlıksız yakalandı.

2008 Euro krizinin ardından Avrupa Birliği liderleri İspanya, İtalya ve Yunanistan’da kemer sıkma politikalarını diretirken ve 2013’te Euro krizinin üstesinden gelebilmek için bu ülkelere sağlık harcamalarını kısmalarını şart koşarken, böyle bir salgının kendilerini vurabileceğinden tabi ki habersizlerdi. Ancak bu politikaların, günümüzde salgınla mücadelede oldukça zorlanan İspanya ve İtalya üzerindeki etkilerini görmek ne yazık ki mümkün.

Salgın aynı zamanda halk sağlığı dışında ekonomiyi de çok ciddi bir şekilde vurdu. Krizden doğacak olan ekonomik şokun 2008 Euro krizinden daha büyük olacağı düşünülüyor. Hatta bazı yorumculara göre 1929 Ekonomik Buhranından bile daha yıkıcı olması mümkün. Avrupa Birliği’nin her şeyden önce ekonomik bir birlik olduğunu hesaba katarsak, hiç değilse bu konudaki politikalarda bir ortak çözüm bekleyebileceğimizi düşünebiliriz. Fakat bu beklentiler de boşa çıktı. Avrupa Birliği ülkeleri ekonomik yıkımı en aza indirmek ve daha sonrasında ekonominin tekrar büyümesini sağlamak için bir plan hazırlama girişimindeydi. Ancak, burada da bir kuzey-güney ayrımı yaşanıyor. Bu tartışmalar, 2008 krizindeki yaraların deşilmesine neden oldu. “Kalpsiz” kuzeyliler, “tembel” güneylilere yardım etmek istemiyorlar.

Öncelikle Mart ayının başlarında Avrupa Merkez Bankası devletlerin ekonomileri üzerindeki baskıyı azaltmak için ancak mali politikalar uygulayabileceklerini duyurmuştu. Avrupa Birliği’nde para politikaları büyük ölçüde Avrupa Merkez Bankası’na bağlı iken, kamu harcamaları ya da gelirleri, borçlanma ya da vergi gibi mali politikalar ulusaldır. Yani, Avrupa Merkez Bankası, Avrupa devletlerini yalnız bırakarak, kendi önlemlerini kendilerinin alması gerektiğini söyledi. Ancak, salgından en çok etkilenen ülkelerin mali olarak en zayıf ülkeler olduklarını göz önünde bulundurursak, bu ülkeler için bir çıkış yolunun mümkün görünmediğini söyleyebiliriz. İtalya’nın borcunun GSYH’sine oranı %134, İtalya ve İspanya’da da %100’lük bir oran mevcut. Bu ülkeler için vergi arttırılmasının ya da tekrar borçlanmaya gidilmesinin ne kadar olası(!) olduğu ortada.

Son olarak, Avrupa Birliği’nde “korona tahvilleri” adı verilen bir ortak borçlanma senedinin piyasaya sürülmesi tartışıldı. Korona tahvilleri konusu da kuzey-güney çatışmasının bir cephesi olarak karşımıza çıkıyor. İspanya, İtalya ve Fransa’da dahil olmak üzere 9 Avrupa Birliği ülkesi ulusal borç yüklerinin riskinin paylaşılmasını, böylelikle kredi riski az olan tahvillerin daha rahat piyasaya sürülebileceğini öne sürdü. Ancak Almanya, Avusturya, Hollanda ve Finlandiya ise bu fikre sıcak bakmıyor. Bu ülkeler borcu hep birlikte yüklenmenin, mali planlamasını iyi yapan ülkeleri cezalandırmak olacağını ve diğer ülkelerin bütçelerindeki kötü yönetimin devam etmesini teşvik edeceğini düşünüyorlar. Bir taraftan zor durumda olan güney ülkeleri dayanışma beklerken, kuzey ülkeleri ise paralarının tekrar verdikleri yerde boşa harcanmasından korkuyorlar.

Bir grup İtalyan politikacı ve belediye başkanı Frankfurt Allgemeine Zeitung’da yayınlanmak üzere bir açık mektup yazdı. Bu mektupta Almanya’nın ortak borçlanmayı kabul etmesi için, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İtalya ve İspanya gibi ülkelerin Almanya’nın borçlarını affettiklerini ve bunu hatırlamanın daha iyi bir karar vermelerine yardımcı olabileceğini yazdılar. Ancak kuzey dörtlüsü bu konuda müsamaha göstermeye niyetli değil. Fransa’nın Avrupa Birliği Bakanı Amelie de Monchalin ise haklı olarak “Ortak pazar sadece iyi günler için varsa, o zaman bir anlamı yok” dedi.

Yasamak ve bu yasaları uygulamak Avrupa Birliği’nin güçlü yönü ise, kriz zamanında gerektiği gibi hızlı bir tepki vermek ise zayıflığı olarak ortaya çıkıyor. Göçmen krizi ya da korona salgını… Bu gibi benzer durumlarda üye devletler hep kontrolü geri alıyorlar ve tek taraflı kararlar alıyorlar. Fakat bu defa insan hayatı söz konusu. Avrupa Birliği içindeki dayanışma eksikliği, güney ülkelerinde binlerce insanın ölümüne neden oluyor. Belki Avrupa Birliği, bu krizi bir avantaja çevirip, zayıf olduğunu gördüğü alanlarda merkezileşmeye gidebilir. Ancak, dayanışma eksikliğinin ya da kuzey ülkelerin çekimserliğinin insanların hayatını kaybetmesine neden olduğu göz önüne alındığında, Avrupa Birliği’nin içinde bulunduğu ahlaki anlaşmazlığın ve kimlik çatışmasının altından kalkması oldukça zor görünüyor.

*
YAZARIN EKLEMİŞ OLDUĞU YAZILAR
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.